Ana içeriğe atla

Başlangıç

Sizlere anlatacağım çok şey var Sevgili Okuyucum. Burada, her şeyin başladığı yerdeyiz. Sıcak güneş altında beraber yürümeyi umduğum uzun, topraklı yolun başındayız. Ama birbirimizi tanımıyoruz. Henüz.

Hikayelerimi okumadan ve anlatacaklarımı dinlemeden önce kendi hikayemi duymak istersiniz elbet. Size anlatayım. Kelime kelime.

Sitem için önsöz niteliğinde bir giriş yazısı yazmaya karar verdiğimde aklımda bu yazının ilk zinciri olacağını düşündüğüm bir hikaye vardı. Bizi en sonunda buraya getirdiğine inandığım eski bir hatıra. Ama elimdeki o anıya dair cümleleri art arda sıraya dizerken aslında bu anımın başlı başına ayrı bir yazıya konu olabileceğini fark etmem çok sürmedi. Kendime bilgisayarımda yeni bir belge açtım ve yazdığım birkaç koca paragrafı yazımdan çıkarıp oraya koydum. Bu da sonuçta yazmayı planladığım önsöz için elimde yeni bir tane bulana kadar ‘materyal’ kalmadığı anlamına geliyordu.

Ben de henüz sadece iki paragraflık bir kelime yığınından oluşan bu yazıyı tamamlamayı sonraya bıraktım. Bu ‘sonra’ biraz uzun sürdü.

Artık beraber yeni maceralara atılmak üzere hazır olduğumuza göre, yukarıda bahsettiğim anımdan çıkardığım sonucu –daha doğrusu fikri kısaca anlatmak isterim sizlere.

İki boyutlu, basit fırça darbeleriyle yaratılan iki karakter hayal edin. Chick ve Duck. Ya da Ağustos Böceği ile Karınca. Hangisini hayal etmek isterseniz. Bu kahramanlarımız bir şeyler yazmayı seviyorlar. Birlikte ahşap bir masanın başında oturuyor, tozlu bir gaz lambasının loş ışığı altında kelimelerden resimler çiziyorlar.

Ama Chick ve Duck garip, biraz da gizemli insanlardı. Çünkü soğuk, rüzgarlı kış gecelerinde şafak sökene kadar kağıtlarının üzerinde nasıl dünyalar yarattıklarını kimse bilmiyordu. Tombul yanaklı, kalın bacaklı Chick sabah olunca hikaye defterini alıyor ve evlerinin çatı katındaki ağır sandığına yerleştiriyordu. Sandığın anahtarını nereye sakladığını Duck’a bile söylemezdi. Ama bu elbette Duck’ın pek de umurunda değildi. O yazmayı bitirdiği her hikayenin sonunda sayfalarının rengi solmuş, kenarları yıpranmış defteriyle beraber kasabada uzun bir yürüyüşe çıkar ve sessiz bir derenin kenarında oturup yazdıklarını baştan sona okurdu. Sonra da… defterini derenin yavaşça akan sularına fırlatırdı. Çiçek kaplamalı defterinin güneşin battığı yere doğru sürüklenişini izler, sonra da evin yolunu tutardı.

Son zamanlarda bunun üzerinde düşünüyordum. Kahramanlarımızın yaptıkları şeyler arasında bir fark var mıydı? Yoksa bunların ikisi de özünde aynı mıydı? Yani yazdığım şeyleri bir sandığın içine saklamak ile bu yazdıklarıma bir yaşama şansı vermeyip onları yok etmek en nihayetinde aynı şeyler miydi?

Öyleydi.

***

Böylece Sevgili Okuyucum, –bazı dönemler boş kalsa da– uzun yıllardır içini kelimelerle doldurduğum defterlerimi neden sizinle ve başka insanlarla paylaşmaya karar verdiğimi anlatmış oldum size: yazdığım şeylerin evin karanlık bir köşesinde boyaları çatlamış bir sandık içinde dünyanın sonunu beklemesini istemiyordum çünkü. Yazmayı seviyordum ve kendi işimi yapmak için buradaydım. Kendi bildiğim yolda. Ama okuyucularım, arkadaşlarım ve diğerleri olmadan yaptığım şeyin bir anlamı olur muydu?

Kendime sorduğum soru sadece bunlardan ibaret değildi. Kurguladığım olayların, kalemimle hayat verdiğim karakterlerin ve günlük yaşamın olağan akışı içinde aklıma gelen durumlar ve olgular üzerine düşüncelerimin ‘değeri’ üzerinde de kafa yoruyordum. Kağıtların üzerinde karaladığım cümlelerin okunmaya değer şeyler olduğunu, dünyayla paylaşılması gerektiğini bana düşündüren neydi? Neticede insanları karşıma alıp ‘hayat’ –bu kelime bazılarına göre önemli, büyük bir kelimeydi; kendisinden çok daha derin bir kavramı ifade ediyordu– hakkında bir şeyler zırvalamaya pek hevesli değildim. İbretlik dersler, dünyanın aslında ne kadar kötü bir yer olduğuna dair sohbetler, nasıl daha iyi birer insan olabileceğimize dair özlü sözler, aralarındaki sözde sınır çizgisi keskin bir biçimde belirlenmiş iyi ve kötü şeyler, doğru ve yanlış şeyler… Bunları burada, benim yanımda bulamazdınız. Benim için önemli olan eğlenmekti, güzel vakit geçirmekti. Sizi şaşırtmak, sizin duygu treninde farklı yönlere savruluşunuzu seyretmek istiyordum. Trenden indiğinizde ve yolculuk sona erip birbirimizden ayrıldığımızda okuduğunuz şeylerden çıkaracağınız sonuçlar, maceramızın amacı üzerine düşüneceğiniz şeyler tamamen size kalmış bir şeydi bana göre.

Fazla uzatmayayım: Anlattığım hikayeleri dinlenmeye değer yapan şeyin ne olduğuna dair bir cevabım yoktu.

Buna karar verecek olan sizdiniz.

***

Peki bu işi para için mi yapacaktım? Bir gelir, bir kazanç elde etmek için?

Tahmin edebileceğiniz gibi soylu, zengin bir toprak beyinin ya da güçlü bir kralın ailesine mensup değildim. Gecelerimi sıcak şömine ateşi yanında, düzenli olarak yenilenen şarap bardağım eşliğinde cesur şövalyelerin serüvenlerini yazarak geçirmiyordum. Yani tüm bunlara harcadığım zamanın karşılığında ufak ödüller almak beni memnun ederdi. Ama dürüst ve samimi olarak belirtmek gerekirse, en sonunda bu soruya olan cevabımın ‘hayır’ olmasını istiyordum. Eğer para kazanmak isteseydim yazmaktan daha kolay bir bulmam çok zor olmazdı. Ayrıca ileride sırf hayatımı kazanmak için yazma işini yapmayı düşünmek benim için pek gerçekçi bir hayal değildi.

***

Sanırım anlatacaklarımın sonuna geldik, Sevgili Okuyucum. Sitedeki içerikler ve telif hakkıyla ilgili birkaç cümle yazıp son noktayı koyma zamanı geldi.



‘‘Bu blogda okuduğunuz yazıları ben yazdım. Cümle cümle. Kelime kelime. Yani bana aitler. ‘Paylaş’ butonunu kullanabilirsiniz: Yazdıklarımı başka insanlara anlatabilirsiniz. Asıl kaynak sayfasına göndermede bulunmak şartıyla alıntı yapabilirsiniz. Yazdıklarım hakkında düşündüklerinizi bana mail veya yorum yoluyla söyleyip, daha iyi yazmama yardım edebilirsiniz. Umarım hikayelerimi okurken keyif alırsınız.’’



Fotoğraf: 1922, Rum Row by Frederick Judd Waugh


Müzik: Anna - Gunnar Madsen

Yorumlar

  1. Zevkle okudum. Sizi de benim beğenilen öykü ve yazılarımı izlemeye davet ediyorum.
    www.erhantigli.blogspot.com

    YanıtlaSil

Yorum Gönder