Ana içeriğe atla

Ölüler Günü Hediyesi

2 Kasım 1958, Amerika.
Gri bir gündü.
Artık insanların yaşlı bir ihtiyar dedikleri türden bir adamdım. Pek sık kullanmasam da, yaşadığım evin askılıklarında sallanan bir bastonum bile vardı. Bir gün elbet lazım olacağını söyleyen eşimin bana hediyesiydi. Ona o günün gelmeyeceğini söylemiştim. -Ve neyse ki Ellen beni elimde o bir türlü sevemediğim hediye bastonumla asla görmedi- Yine de bazı günler evime çok da uzak olmayan parka gitmek istediğimde, kapının arkasında asılı duran bastonuma ihtiyacım olabileceğini hissediyordum.
Ama bugün değil.
Evimden dışarı adımımı atıp parka doğru yürümeye başladığımda, nedense asla samimi iki arkadaş olamayacağımızı düşündüğüm bastonum aklıma geldi. Diğer günlerin aksine bu sefer onu yanıma alıp almamayı bile düşünmediğimi fark ettim. Zaten hatırlasaydım bile, ne olursa olsun bugün elimde bir bastonla -tıpkı yaşlı insanların yaptığı gibi- dolaşmak isteyeceğimi hiç sanmıyordum.
Ellen beni elimde bastonla görmemeliydi.
- - -
Soğuk bir sabahtı. Hava bulutluydu. Belki yağmur yağardı.
Elimde ipini tuttuğum kırmızı bir balonla bozuk kaldırımlar üzerinde yürümeye başladım. Balon Ellen içindi. Onun eski evimizi rengarenk balonlarla süsleyişini hatırladım.
Ama bu çok öncedendi.
Balonları havaya atıp birlikte dans ettiğimiz 1954 yılının o muhteşem eylül gecelerinden birisiydi. Dolunay vardı. Masallardaki gibi bir geceydi. Ellen saçlarını at kuyruğu yapmış, ona artık yaşlandığını, biraz durup dinlenmesi gerektiğini söyleyenlere aldırmaksızın bütün gece dans etmişti.
Ne güzel dans ederdi.
- - -
Parkın büyük giriş kapısının yanına varıp içeri girdiğimde etrafa bir göz gezdirdim. Bana çok erken geldiğimi söyleyen boş banklara baktım. Kimseler yoktu.
Her zaman yaptığım gibi, ortasında garip bir heykelin olduğu açıklığa doğru yürüdüm. Heykelin tam karşısındaki banka oturmadan önce bir süre ayakta durdum öylece. Hareketsiz beton yığınına baktım. 1954’ün ekim ayında geldiğim bu küçük, sessiz kasabada ne olduğunu çözemediğim onca şeyden sadece birisiydi bu heykel. Aslında bana ne anlatmaya çalıştığını öğrenmeye pek hevesli de değildim. Sonuçta benim için her sene sevdiğim insanı beklerken izlediğim bir işaret taşıydı, o kadar.
Heykelin karşısındaki banka oturdum.
Beklemeye başladım.
- - -
Çoğu insana göre, ölüm unutulmakla eşdeğer bir şeydir. Bir gün ölüp de yaşadığın dünyayı terk etmek zorunda kaldığın zaman, sevdiğin insanlar seni unuturlardı. Bu, dünyadan gittiğinin ertesi günü de olabilirdi, sen öldükten yıllar sonra da. Ama hep olurdu, bundan kaçış yoktu.
Ama tabi ki kadim toplumlar böyle düşünmemişlerdi.
Ben de böyle düşünmüyordum.
Eski insanlar da gerçek ölümün unutulmakla geldiğini biliyorlardı. Ve sevdikleri insanların hep yanlarında olmalarını istedikleri içindir ki, onları unutmak istemediler.
Eski bir Aztek inancına göre ölüler yılın bir günü sevdiklerini görmek için dünyaya dönerler. Meksikalılar bu güne ’’Dia de Muertos’’ derler.
Yani… ’’Ölüler Günü’’
- - -
İşte, 1958 yılının 2 kasım sabahı, Ölüler Gününün bu soğuk sabahında, artık yanımda olmayan sevdiğim bir insanı bekliyordum. Ne olduğu belirsiz bir heykelin karşısında oturmuştum ve elimde kırmızı bir balon vardı.
Ellen geçen sene benimle burada buluşmak istediğini söylemişti. Ben de kabul etmiştim. Sonra ona ne hediye almamı istediğini sormuştum.
’’Onları yanımda götüremeyeceğimi biliyorsun,’’ demişti bana. Ama yine de hediyelere bayılıyordu, ben de o henüz yanımdayken ona aldığım her hediye paketini açışını izlerken gözlerinde gördüğüm parıltıyı seviyordum.
Balonları severdi.
Dans etmeyi severdi.
Ama onu en son dans ederken seyredişimin üzerinden çok zaman geçmişti. Onunla şimdilerde hayal gibi gelen o eylül gecesi yaptığımız ’’Madison’’ dansı aklıma geldi. Acaba hatırlıyor muydu? Dans etmeyi? Ölüler dans eder miydi?
Onu özlemiştim.
- - -
Saatime baktım. Ellen pek sabah insanı sayılmazdı. Ama birazdan gri sislerin arasından çıkıp geleceğini biliyordum, hissediyordum bunu. Beklemeye değerdi. Onu hep beklemiştim. Ve beni asla yalnız bırakmamıştı.
Önce karşımdaki heykele, sonra elimdeki soğuk rüzgarda sallanan balona baktım. Sonra gözümü yan taraftaki ağaçlık alana çevirdim. Grilerin arasından beliren zarif vücudunu gördüm. Ağır adımlarla yürüyordu.
Ona sarılmak için ayağa kalktım.
- - -
Ellerimi beyaz saçları arasında gezdirirken, ne kadar güzel koktuğunu düşündüm. ’’Seni çok özledim,’’ diye fısıldadım. O da beni çok özlediğini söyledi. Gözlerindeki yaşları silip bana baktı. İlk tanıştığımız günkü gibi ışıldıyorlardı.
’’Demek hala baston kullanmak yok, ha? ’’ diye sordu. Gülümsedi. Gülümsedim.
Elimdeki balonu gösterdim ona. ’’Bunu seversin diye düşündüm.’’
Balonun ipini eline aldı. Yeni bir arkadaş bulmuş küçük bir çocuk gibi baktı hediyesine. Sonra bana döndü: ’’Çok sevdim’’ dedi. ’’Onu giderken yanımda götürmek isterdim.’’
- - -
Konuştuk. Bu seneki randevu yerimiz olan banka oturup, saatlerce sohbet ettik.
Ona dört yıldır yaşadığım bu hoş kasabayı anlattım. Sabahları süt ve gazetemi kapımın önüne bırakan küçük çocuğun sayısız renklerle süslenmiş bisikletini anlattım. Yan komşumun maceracı bebeğinden bahsettim.
’’Bir keresinde evin damında emeklerken görmüştüm onu,’’ dedim. İnanmayan gözlerle bana baktı. Hala hayatta olup olmadığını sordu. Seneye okula başlayacağını söyledim. Sonra ekledim: ’’Senin yanına geldiği zaman, yukarı çıkan o merdivenleri tırmanmayı nasıl becerdiğini sorarsın.’’
- - -
’’Dans etmeyi tabi ki hatırlıyorum,’’ dedi bana. ’’Ama biliyorsun, artık yaşlandım.’’         
Hiç de öyle gözükmediğini söylemek istedim. ’’Orada dans edecek birilerini bulduğun oluyor mu?’’ diye sordum. Ölüler ne kadar iyi dansçıydılar? Bunu bilmek isterdim.
’’Pek değil,’’ dedi. ’’Konu dans etmek olunca, ölü ya da diri olmanın bir önemi kalmıyor.’’
- - -
Hava kararmak üzereydi.
Ellen artık gitmek zorunda olduğunu söyledi.
Gözyaşlarıyla dolu gözlerini benden saklamaya çalışarak, gülümsemeye çalıştı. ’’Ne dersin?’’ diye sordu. ’’Gelecek sene sevgililer gününde yanına gelmeyi düşünüyorum. Tabi eğer görüştüğün birileri yoksa.’’
Ona bu sıralar yalnız olduğumu, ve büyük ihtimalle şubat ayında da öyle olacağımı söyledim. ’’Seni bekliyor olacağım,’’ dedim.
’’Akşam oldu. Artık gitmek zorundayım.’’
Sonra ellerimi bıraktı. Sol elinde tuttuğu balona baktı. Onu giderken yanında götürmeyi ne kadar da çok istiyordu.
’’Kendine iyi bak, Jake,’’ dedi. ’’O küçük çocuğun ailesine dikkatli olmalarını söyle.’’
Cevap vermeye fırsatım olmadı. Parlak gözleri solmaya başladı. Vücudu yavaş yavaş saydamlaştı. Oturduğu yerin eski tahtalarını görebiliyordum artık. Buharlaşır gibiydi. En sonunda uzun bir zaman göremeyeceğim gözlerine bakma şansım oldu. Sonra…
Sonra gitti.
Elinde tuttuğu balonu ardında bırakarak ölüler diyarına uçtu. Balon özgür kaldı, soğuk akşam rüzgarında karanlık gökyüzüne doğru havalandı. Bir süre sonra gözden kayboldu. O da beni yalnız bıraktı.
Başımı akşam lambaları ışığında bana bakan gölgeli heykele çevirdim. Bana yine yalnız kaldığımı, eve gitmem gerektiğini fısıldar gibiydi.
Suratıma çarpan yağmur damlalarını hissettiğimde, yanıma şemsiye almayı unuttuğumu fark ettim. Eve gitmenin iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Eğer ıslanıp hasta olmak istemiyorsam hızlı olmalıydım.
Ayağa kalktım. Evin yolunu tuttum.
’’Ellen’e sevgililer günü için nasıl bir hediye almalıydım?’’


Ekim 2016, Ankara

Fotoğraf: Unutmabeni, (Myosotis)


Müzik: Lotte Kestner - Halo

Yorumlar