Ana içeriğe atla

Arafta Yaşamak

Buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum.
Hava soğuktu. Rüzgarlı. Uçmaması için kafamdan çıkardığım kasketim bir elimde, içine neler doldurduğumu hatırlayamadığım valizim öteki elimdeydi. Bu dondurucu kış gününde düğmelerini iliklemek zorunda kaldığım dizlerime kadar gelen paltom vardı üzerimde. Saçlarım uçuşuyordu rüzgarda.
Bozuk kaldırımlar üzerinde, yol kenarındaydım. Bekliyordum.
Neyi bekliyordum? (Bir araba? Taksi?)
Evet. Bir taksi. Evet. Geri geliyorlardı. Anılar. Şimdi yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordum.
Burası Hartford, Connecticut’tu. Önümüzdeki birkaç gün boyunca katılmam gereken konferanslar ve iş görüşmeleri için Middletown’dan buraya gelmiştim. Kalacak bir yere ihtiyacım vardı. Bir otel bulmalıydım. (Hotel Diamond?)
Sonunda yolun uzak köşesinden dönen sarının koyu bir tonuyla boyanmış bir taksi gördüğümde buraya daha önce gelip gelmediğimi düşünüyordum. Tanıdık gelmişti bana bu şehir. İnsanlar. Yanıbaşımda gürültüyle akan trafik. Kaldırımlardaki acele ayak sesleri. Bu soğuk, gri havaya bile aşina olduğumu düşünüyordum.
Elimi ileri doğru uzatıp taksiciye yeni bir müşteri bulduğunu bildirdiğimde araba yavaşladı. Şoför arabayı kaldırımın kenarına sürdü, benim beklediğim yerin birkaç metre ötesinde durdurdu. Hızlı adımlarla arabaya doğru ilerleyip ön yolcu kapısını açtım. Şoförün yanındaki koltuğa kendimi atıp kapıyı kapattım.
Sıcacıktı içerisi.
Küçük valizimi dizlerimin arasına yerleştirip ne zamandır elimde tuttuğum geniş kenarlı yuvarlak şapkamı kucağıma koydum. Gözlerini bana dikmiş taksi şoförüne döndüm. Büyük ihtimalle soğuktan kıpkırmızı olmuş burnumu, ağzımdan hala soğuk buharlar çıkardığımı fark etmiş olmalıydı.
’’Merhaba ahbap,’’ dedi sırıtarak. ’’Anlaşılan Hartford’a gelmek için yanlış mevsimi seçmişsin.’’
Yapabildiğim kadarıyla gülümsemeye çalıştım. ’’Sanırım öyle oldu,’’ dedim. ’’Önemli işlerim var burada. Kalacak bir yer arıyordum. Beni götürebileceğiniz bir yer var mıdır?’’
Adam başını salladı. ’’Tabi ki,’’ dedi. ’’Hotel Bond güzeldir. Fiyatı uygundur. Bu civardaki berbat oteller arasında en iyisidir. Pek de uzakta sayılmaz hem. Seni oraya götürmemi ister misin?’’
Şoföre orada kalmanın uygun olacağını söyledim. Yola koyulduk.

Orta yaşlı, hafif göbekli bir adamdı taksi şoförü. Kafasında kenarları pörsümüş bir kasket, sağ elinin orta parmağında üzerinde nasıl bir kabartma olduğunu seçemediğim bir yüzük vardı. Ağzından sarkan sigarasının küllerini ara sıra aralık olan camdan dışarı döküyordu.
Adı neydi? Söylemiş miydi? (Nick?)
’’Demek iş için buradasın, ha?’’ diye sordu adam.
’’Evet,’’ dedim. ’’Genel olarak psikoloji ile ilgili olan birkaç konferans var katılmam gereken.’’
Taksi şoförü başını sallayıp yola döndü tekrar. Beni çok iyi anladığını ama bunların onun pek ilgisini çekmediğini söylemek istercesine bir şeyler mırıldandı. Radyodan bir müzik açana kadar pek konuşmadık.
Adam sigarasını bitirip sigaranın içine çekemediği o son kısmını camdan dışarı fırlattıktan sonra bana döndü. ’’Müzik dinlemeyi sever misin?’’ diye sordu. ’’Rahatsız olmazsın ya?’’
Ona bir şeyler dinlemenin harika olacağını söyledim. Dışarıda soğuk, bulutlu kış günlerine özgü gri bir akşamsı hava vardı hala. Buharla kaplı camın ötesinde akıp giden şehir belirsizdi. Buğulu. Ve ıslak. Soluk.
Şoför radyoya uzandı, cihaz üzerinde dizili düğmelerden büyük olanına bastı. Connecticut’a artık kış geldiğini, bu hafta sonu küçük çocukların evlerinin önünde kardan adam yapabileceklerini söyleyen kadın hava durumu spikerinin hışırtılı sesiyle doldu içerisi.
Şoför gözü yolda, güzel bir şeyler bulana dek radyonun yuvarlak frekans düğmesini çevirdi. Sonunda genç bir kadının (Jane Birkin?) harika sesini duydular. Dinlemeye neresinden başlarsanız başlayın, yine de ne kadar güzel bir parça olduğunu bildiğiniz şarkılardan birisiydi. Yavaş bir melodisi vardı.

        ’’… ah toplanmak, yerleşmek, hatıralardan ayrılamamak
          adımlarını takip etmek, bilindik şeyler hep…’’

‘’Bu şarkıyı severim,’’ dedi şoför. ’’O kadar güzel ki, dinlerken yaşamanın aslında güzel bir şey olduğuna inanabiliyorsun.’’
Böylesine bir şarkı ancak böyle bir basitlikle anlatılabilirdi.

Ama sonra şarkı bitti. Yağmur başladı.
Taksi şoförü arabayı zamanın eskittiği büyük bir binanın önünde durdurduğunda, otelin gerçekten de adamın dediği gibi pek de uzakta olmadığını fark ettim. Üç şarkılık bir mesafede sayılırdı. Şehir ve müziğin tadını çıkarıp yavaş yavaş gelmek istiyorsanız belki dört. Kucağımda duran şapkamı kafama geçirip dışarı çıkmaya hazırlandığımda dördüncü şarkı bitmek üzereydi. Kapıyı açıp elimde valizimle dışarıya adımımı attığımda yağmur yağıyordu. Taksiciye parasını verip hızlı adımlarla otelin kabartmalı ahşap kapısına giden merdivenleri tırmanmaya başladım.
Ağır kapıyı itip içeri girdiğimde sarının tonlarına bürünmüş loş bir mekanda buldum kendimi. İki taraftaki duvarlarda asılı avizeye benzer lambalardan yayılan ışıklar burasının ne kadar eski olduğunu fısıldar gibiydiler. Altlarındaki asılı tablolara ve ışıkların gölgelendirdiği kabartmalara baktım. Ayaklarımın altında yumuşak bir halı vardı. Desenleri çok hoştu. Bir Türk kilimiydi büyük ihtimalle.
Ne kadar eskiydi burası? Kaç yaşındalardı tüm bu şeyler?
Arkasındaki duvarda doğuya özgü renklere ve motiflere sahip bir duvar halısı asılı olan resepsiyon başında bekleyen takım elbiseli genç adama doğru yürüdüm. Yakasındaki papyonu ve altmışlara özgü kısa kesilmiş saçları ile bana tanıdığım birisini anımsattı. Ama tam olarak kim olduğunu hafıza sarayımdaki saklandığı yerden çıkaramadım bir türlü. (Adamın adı Harvey miydi?)
Yanına varıp valizimi yere indirdiğimde bir şeyler yazdığı kağıtlardan başını kaldırdı. Geniş bir ’’Hoşgeldiniz’’ gülümsemesi yayıldı yüzüne. Ceketinin sağ göğsüne yapıştırdığı küçük dikdörtgen karta baktım. Çok önceden çekilmiş gibi görünen fotoğrafının yanında ismi yazıyordu: Harry.
İsimleri hatırlama -ya da tahmin etme- konusunda konusunda pek iyi olmadığımı anlamıştım en azından. Gözlerimi onun yaka kartından ayırıp gülümseyen yüzüne baktım.
’’Hoşgeldiniz efendim,’’ dedi Harry. ’’Sanırım kalacak bir oda bakıyordunuz?’’
’’Aslında evet,’’ dedim. Bu havada geceyi geçirebileceğim üstü kapalı bir yer fena olmazdı. ’’Bu civarda iyi bir otel aradığımı söylediğimde bana burasını önerdiler.’’
’’İyi bir seçim yapmışsınız, efendim,’’ dedi genç adam. ’’Burada rahat edeceğinizden emin olabilirsiniz.’’
Harry yılın bu zamanında odalarının çoğunun dolu olduğunu, eğer benim için sorun olmazsa bana altıncı kattaki bir odayı ayırtacağını söyledi. ’’Maalesef aşağı katlardaki iyi odaların çoğu dolu,’’ dedi sonra. ’’Ama zemin kattaki yemek salonumuza ve yirmi dört saat açık barımıza gitmek için her zaman asansörü kullanabilirsiniz. Asansörü kullanmanın sizin için bir sorun olmadığını umuyorum, Bay…?’’
Genç adamın duraksadığını görünce ona adımı söylemeyi unuttuğumu fark ettim. ’’Stephen,’’ dedim. ’’Stephen Harrington. Altıncı kat uygundur benim için. Sorun olacağını sanmıyorum.’’
Gerekli boşlukları imzamla doldurup, 616 numaralı odamın anahtarının aldıktan sonra Harry’e otelin mimarisinin gerçekten hoş olduğunu söyledim. Gururla gülümseyip büyük büyük babasının otelin kurucularından olduğunu, iki dünya savaşı ve hala devam eden Soğuk Savaşın ilk yıllarını gördüğünü anlattı. Otel Büyük Buhran döneminde ayakta kalmayı başarabilen çok az sayıdaki yerlerdendi. Otelin günümüze kadar olan hikayesini anlatmaya başlamadan ona böylesine eski bir yerde kalmanın harika bir şey olduğunu söyleyip valizimi elime aldım. Sağ taraftaki asansör kapısına doğru yürüdüm.
Otelin büyük ihtimalle diğer bütün kapıları gibi ahşap olan asansör kapısını açıp içeri girdim. Koyu kırmızı bir halıyla kaplanmıştı her yer. Ayna yoktu. Diğer başka sıkıcı zımbırtılar yoktu. Kırmızı bir küpe adımımı atmış ve kapıyı kapatmıştım ardından.
Valizimi tekrar yere indirip kalın döşemeler arasından fırlayan numaralara baktım. Beni odama götürecek kat numarasına basıp beklemeye koyuldum. Asansör önce sarsıldı, sonra şimdiye kadar ne kadar çok insan taşıdığını unutmamam gerektiğini söyleyen gıcırtılar eşliğinde yukarı tırmanmaya başladı.
(Duracak. Yarı yolda bozulacak. Kısa devre yapacak. Altıncı kata asla varamayacağım.)
Düşünceler. Birden zihnimde belirivermişlerdi. Hiçbir yerden çıkmışçasına. Başıma bir ağrı saplandı. Asansör etrafımda sallanmaya başladı, bana henüz altıncı kata varamadığımı söyleyen asansörün tepesindeki kırmızı sayılar belirsizleşti.
Dengemi yeniden sağlamayı başarıp tepemdeki kat numarası netleşinceye dek bekledim. Asansör üçüncü kattaydı. Henüz.
Yaşlı asansör gittikçe daha da yavaş bir hızla dördüncü kata tırmanmayı başardığında altıncı katın o kadar uzakta olmadığını düşündüm. Ama bunun doğru olmadığını biliyordum. Kalın asansör kapısında katları tırmanırken dışarısını görmemi sağlayacak o ince uzun camlardan da yoktu. Teknik olarak iki kat arasında sıkışıp…
(Çat!)
Yüksek bir metalik sesle birlikte çatırdayarak durdu asansör. Ne göreceğimi bilemeyerek başımı kaldırdım tekrar. Alnımdan ve yanaklarımdan endişe terleri dökülüyordu artık. Yukarıda asılı duran küçük ekrana baktım. Üzerindeki kırmızı numara titriyordu. beşinci kattaydım. Odamın bulunduğu katın hemen altında. Buradan inip merdivenleri kullanabilirdim, değil mi? Evet, bunu…
(Kapı sıkışmış. Açılmayacak. İki kat arasında kaldın.)
…yapabilirdim. Yapabilir miydim? Gümüş renkli kapı kolunu tutup ittim. Açılmadı. Kapı yerinden bile oynamadı. İkinci Dünya Savaşı döneminin milyonerlerinin, zengin iş adamlarının kullandığı asansörde sıkışıp kalmıştım.
Daha çok, daha hızlı terlediğimi fark ettim. Psikoloji alanında yüksek lisans yapanlar da korkarlar, bunu bilirsiniz değil mi? Ayrıca bazılarının tıpkı sizin gibi korkuları vardır. Kapalı yerde uzun süre kalma korkusu gibi, ya da karanlık yerde…
(Ve ışıklar. Işıklar sönecek…)
Koyu karanlık her yeri kapladığında, kalbimin normalden daha hızlı atmaya başladığını hissedebiliyordum. Bilindik fobi belirtileri. Nefes almakta güçlük çekersiniz, kalbiniz göğsünüzden fırlayacakmış gibi kan pompalamaya başlar.
(Sesler. Bir kadın sesi.)
Yine hiç yoktan var olmuşçasına bir düşünce. Bir resim. Hiçbir şey görmeyen gözlerimin önünde beliren bu resme baktım. (Bir portre? Bir figür?) Hareketli bir resimdi bu. Ve sesli. Bir kadın vardı. Yaşlı bir kadın. (Gözlüklü?)
(Bayım! Bayım, uyanmanız gerek!)
Karanlık asansörü dolduran ses yumuşaktı. Şefkatli.
(Bayım! Bayım, uyanmalısınız! Tren geldi.)
Yaşadığım korkunun yerini durdurulamaz bir paniğe bıraktığını hissedebiliyordum. Yüzüm ter içindeydi. Kalbim son hızla atmaya devam ediyor, boğucu karanlıkta nefesim tıkanıyordu. Sonunda dayanamayıp tüm gücümle kapıyı yumruklamaya, bağırmaya başladım.
Ayağım yerdeki valizime takıldı. Dengemi kaybedip yere düşerken bana gitme vaktinin geldiğini söyleyen kadının sözleri yankılanıyordu zihnimde.

’’Bayım? İyi misiniz? Uyansanıza!’’
Sonunda uyandım. Gözlerimi açtığımda uyuyakaldığım koltukta bana doğru eğilmiş yaşlı kadını gördüm. Burnunun ucuna indirdiği gözlüklerinin üzerinden bakıyordu bana. Buruşmuş suratındaki artık solmaya başlayan saf endişeyi görebiliyordum. Ama uyanmıştım ve rahat bir gülümseme yayıldı yüzüne. Samimi elini omzumda hissettim. Gözleri bir şeyler dememi bekliyor gibiydi.
Parlak bir kış günüydü. Kamaşan gözlerimi ovuşturup oturduğum yerde doğruldum. Başım ve belim ağrıyordu. Yaşlı kadına baktım. Zarif ama yorgun bir yüzü vardı. Adı... (Marta mıydı? Mary?)
’’Kötü bir rüya görüyor olmalıydınız,’’ dedi yaşlı kadın. ’’Ter içinde kalmışsınız.’’
Nasıl bir rüya görüyordum? Kötü ve ürkütücü olduğundan emindim, ama tam olarak ne gördüğümü hatırlayamıyordum. Sabahları uyanırdınız ve ne kadar güzel ya da ne kadar korkunç olduğundan emin olduğunuz rüyalarınızı hatırlamaya çalışırdınız. Bazen başarırdınız bunu. Resimler nettir bazen ve siz onları unutmaya karar verene kadar zihninizde dolaşırlar. Ama bazen bunu yapamazdınız. Rüyalar bazen hatırlanmak istemezlerdi. Onları hatırlamaya çalıştıkça sizden daha hızlı kaçtıklarını, siz onları düşünmezken zihin sarayınızın bir köşesinde beklediklerini ama yine de onları asla yakalayamayacağınızı bilirdiniz.
Yaşlı kadın bana yüzümdeki terleri silmem için bir peçete uzattı. ’’Ne kadar kötüydü?’’ diye sordu. ’’Gördüğünüz rüya yani.’’
’’Pek hatırlamıyorum,’’ dedim. ’’Sormamın bir sakıncası yoksa, hanımefendi. Sizi tanıyor gibiyim. Ya da daha önce tanıdığım birisine benziyorsunuz. Adınız neydi acaba?’’
Yaşlı kadın gülümsedi. ’’Adım Margaret,’’ dedi. Sonra ayaklarının dibinde duran küçük çantasını alıp ayağa kalktı. Başını yana eğip sordu: ’’Ve siz de…?’’
Bir anlık duraksadım. Ne diyeceğimi bilemedim. (Adım neydi? Neredeydim?)
’’Adım Stephen,’’ dedim. Sonra hatırlamaya başladım. Yavaş yavaş. Her şeyi.
Adım Stephen’dı. Bir tren istasyonundaydım. Psikoloji ile ilgili akademik çalışmalar yapmak üzere Hartford’a gidecektim. Valizim oturduğum koltuğun kenarında duruyordu ve şapkam da üzerindeydi.
’’Seni uyandırmasaydım gününü burada oturup rüya görerek geçirecektin,’’ dedi Margaret. Küçük çantası elinde, arkasındaki tren raylarından geriye baktı. ’’Hadi kalk. Gitme vakti. Tren birazdan gelir.’’
Ayağa kalktım. Valizimin üzerinde duran şapkamı kafama geçirip valizimi aldım elime. Yaşlı Margaret’e gülümseyip onunla beraber rayların olduğu çukur alanın kenarına doğru yürüdük. Önce trenin sesi geldi. Bir süre sonra rayların uzakta bir köşede kaybolduğu noktada trenin kendisini gördük. İstasyonda bekleyen insanlar kalabalık bir çizgi halinde toplanmaya başladı.
Sonra tren yaklaştı, yavaşladı. Sonra durdu.
Yeni arkadaşım Margaret ile beraber içeri girdik, kapıdan uzakta cam kenarında karşı karşıya iki kişilik yer bulduk.
Bizi soğuk havadan saklayan camın ötesinde gördüğüm istasyondaki boş koltuklar bizden uzaklaşmaya başladıklarında, Margaret’e nereye gittiğini sordum.
’’Springfield’e,’’ dedi. ’’Sevdiğim insanlar orada. Onları ziyaret etmek istedim.’’
Sonra başka bir şey söylemedi. Benim nereye gittiğimi sormadı. Başını cama dayayıp dışarıyı seyretmeye koyuldu.       
       
        ’’…ah toplanmak, yerleşmek, bir balonun içinde uyumak
           şeyler değiştiğinde, zordur farkı fark etmek…’’

Margaret uyuyordu. Gideceği yer benimkinden çok daha uzaktaydı. O uyurken adını bir türlü çıkaramadığım bir şarkı çalıyordu zihnimde. Parça güzeldi. Yavaş bir melodisi, hoş bir ritmi vardı. Sanki şeydi… şey…
(…sanki öylesine güzeldi ki, hayatın aslında güzel olabileceğine inandırıyordu seni.)
Evet. Bu doğruydu. Dürüst ve basit bir yorumdu. Ama bu benim kendi düşüncem miydi? Bilmiyordum.
Connecticut’a vardığımda Margaret hala uyuyordu. İçimden ona ’’Hoşça kal’’ diye fısıldadım ve taşımaktan hiç yorulmadığım valizimi elime alıp trenden indim.
Connecticut’un eski kokan tren istasyonu kalabalıktı. Boyaları dökülmüş yüksek duvarlar arasında, soluk renkli döşemeler üstünde yorgun hanımefendilerin ve beyefendilerin ayak sesleri yankılanıyordu. Gürültülü caddeye bakan çıkış kapısına varıp dışarı çıktım.
Dışarısı soğuktu. Rüzgarlı. Uçmadan önce şapkamı elime alma şansım olmuştu. Paltomun düğmelerini ilikleyip arkalarından dumanlar üfüren arabaların arasından karşıya geçtim. Bozuk kaldırımlar üzerinde beklemeye başladım.
(Yalnız.)
Gerilerde, arabalarla dolu caddenin köşesinden dönen bir taksi görünce elimi kaldırdım. Şoför beni görünce arabayı yol kenarına, kaldırımların tarafına çevirip tam önümde durdu. Kapıyı açıp içeri girdim. İçine neler doldurduğumu hatırlayamadığım hafif valizimi dizlerimin arasına sıkıştırıp taksiciye kalacak bir yer aradığımı söyledim. Hotel Bond’u beğeneceğimi söyledi. Nasıl bir iş için burada olduğumu sordu. Ama anlattıklarım onun pek ilgisini çekmemiş gibiydi.
Ona adının ne olduğunu sordum. ’’Nicholas,’’ dedi. ’’Adım Nicholas.’’
Bundan sonra pek konuşmadık. Sigarasını içmeyi bitirdiğinde, müzik dinlemek isteyip istemediğimi sordu. Ona yağmurlu şehri seyrederken müzik dinlemekten zevk alacağımı söyledim. Radyoyu açtığında Jane Birkin’in şarkısını bulması pek sürmedi. Living in Limbo.
(Yalnız. Yapayalnız. Sonsuza dek.)
Şarkıyı dinlerken gözümün önünde beliren bu kelimeleri pek önemsemedim. Otelin önüne varıp da çamurlu sokağa adımımı attığımda, radyoda yol boyunca dinlediğimiz beşinci şarkı bitmek üzereydi.
Hotel Bond.
Mükemmel bir mimariye sahip otelin kapısını aralayıp içeri girdiğimde, resepsiyon masasında yüzünde geniş bir gülümsemeyle beni bekleyen genç adam…
(Adı Harold. Otelin doğal mirasçılarından. Sana Bond’un sıkıcı hikayesini anlatmak isteyecek.)
Genç adamın yakasında yazan ismini okuduğumda, isimleri tahmin etme konusunda o kadar da kötü olmadığımı düşündüm. Kalacak bir yer istediğimi söyledim Harry’e.
(Sana 516 numaralı odanın anahtarlarını verecek. Sonra diğer katlardaki iyi odaların çoğunun…)
Bana verdiği odanın anahtarının üzerindeki numaraya baktım:613. Valizimi alıp asansörün yanına gittim. Zemin katta bir sonraki yolcusunu bekleyen bu yaşlı şeyi pek sevmediğimi fark ettim. Ama altı kat merdiven tırmanamayacak kadar yorgundum. Kapıyı açıp koyu kırmızı desenlerle boyanmış kutunun içine girdim. Beni altıncı kattaki odama götürecek düğmeye basıp beklemeye koyuldum.
Kalbimin daha hızlı atmaya başladığını, yanaklarımdan aşağı kayan soğuk ter damlalarını hissettiğimde yukarıdaki gösterge henüz ikinci katta olduğumu söylüyordu. Asansör artık çok yorulduğunu, biraz dinlenmesi gerektiğini anlatmak istercesine sallanıp büyük bir gürültüyle durduğunda ise dördüncü kattaydı.
İçimden yükselen panik dalgasını (Biliyordum! Asansörün duracağını biliyordum!) bastırmaya çalışarak kapıyı ittim. Tüm gücümle. (Açılmayacak. Sıkışmış.) Kapı kıpırdamadı bile.
Çığlık atma ve kapıyı yumruklama isteğim hiç olmadığı kadar güçlüydü. Nefesimin düzelmesini bekledim. Tüm bunların nasıl olup da şaşırtıcı derecede tanıdık oluşunu anlamaya çalışıyordum. Sırtımı arkamdaki duvara yasladım, yavaş yavaş yere çöktüm. Ellerimi başımın arasına alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Hızlı nabız, nefes alma güçlüğü, titreme, ve...
(Işıklar sönecek. Şimdi.)
Başımı yukarıdaki parlak sarı lambaya dikip bekledim. Her an patlayıp beni karanlıkta bırakabilirmişçesine bekledim. Ama sönmedi.
Merdivenleri tırmanmalıydım, diye düşündüm kendi kendime. O lanet olası merdivenleri tırmanmalıydım. Ama odama kadar elimde hafif de olsa bir valizle…
(Ne var valizin içinde?)
…merdiven tırmanmak istememiştim.
Durdum. Yanı başımdaki koyu kahverengi valizime çevirdim başımı. Eski görünüyordu. Ve büyük ihtimalle öyleydi de. Ne kadar zamandır kullanıyordum? İçinde ne vardı? Neler koymuştum içine? Büyük ihtimalle kıyafetler ve hafta boyunca yapacağım konuşma metinleri, belki birkaç okuma kitabı.
(Ama neden hafifti?)
Ellerim titreyerek dizlerimin üstünde doğruldum, valizi yere yatırıp iki yanındaki paslanmış demirden düğmelerin üzerine koydum parmaklarımı. Düğmelere basınca metalik bir ses duyuldu.
Kapağı açıp taşımaktan hiç yorulmadığım valizimin içinde neler olduğuna (hiçbir şey!) baktım. Nelere sahiptim? Nasıl kıyafetlerim vardı? Hangi tür kitaplar okuyordum? Psikoloji ile ilgili neler söyleyecektim konuşma salonlarında?
Hiçbir şey. Sahip olduğum tek şey ikiye katlanmış bir kağıttan ibaretti.
Valizin içi boştu. Bir köşede eskimiş, sararmış bir kağıt parçası vardı. Katlanmış. Kenarları yıpranmış.  Titreyen ellerle kağıdı elime aldım, açtım. Koyu bir mürekkeple yazılmış, eğik bir yazıydı okuduğum.

(Adın Stephen. Stephen Harrington. İnsanlar sana kim olduğunu sorduklarında söyleyeceğin isim bu. Connecticut’lusun. Psikoloji alanında yüksek lisans yaptın. Hartford’da önemli işlerin var. Psikoloji ile ilgili şeyler. Konuşma, toplantı. Belki akademik bir çalışma. Üzerindeki kıyafetler ve kafandaki şapka sahip olduğun tek şey. Sahip olduğun hatıralar tren istasyonu ile bu küçük asansör arasında yaşadıklarından ibaret. Adın Stephen. Hiç arkadaşın yok. Yalnızsın. Yapayalnız. Sonsuza dek. Dünyaya Jane Birkin’in Living in Limbo şarkısını sonsuza kadar dinlemek için geldin.)

(Bayım! Bayım, uyanmalısınız! Gitme vakti!)

Uyandım.
Yaşlı kadın yanıbaşıma diz çökmüş, saf bir endişeyle bakıyordu bana. Boynuna asılı gözlüğü göğsüne düşmüştü. Buruşmuş ellerini ellerimin üzerinde hissettim.
’’Çok kötü bir rüya görüyordunuz sanırım,’’ dedi bir şey dememi beklemeden. ’’Nasıl da terlemişsiniz.’’
Ne kadar kötü bir rüya görüyordum? Bilmiyordum. Neler gördüğümü hatırlamaya çalıştım, ama yaptığım şey başıma ağrılar saplamaktan başka bir işe yaramadı. Belim de ağrıyordu. Gözlerimi ovuşturup oturduğum yerde doğruldum.
Yaşlı kadın (Adı Margaret'ti. Ama sevdikleri ona Maggie diyorlardı.) yüzümdeki terleri silmem için bana  bir peçete uzattı.
’’Hatırlıyor musunuz?’’ diye sordu. ’’Gördüğünüz rüyayı?’’
’’Şey görüyordum… şey…’’ Hatırlamayı denedim. Ama… (Ama bazı rüyalar hatırlanmak istemezlerdi.)
’’Hatırlamıyorum,’’ dedim. Sonra gülümsedim. İsim tahmin etme konusunda pek iyi sayılmazdım, ama yine de şansımı denemek istedim.
’’Adınız Margaret miydi acaba?’’



Kasım 2016, Ankara


Fotoğraf: A Train Station in Moss, Norway by Photographer Erik on Flickr



Müzik: Jane Birkin - Living in Limbo

Yorumlar