Ana içeriğe atla

Kendi Hikayemiz – 1: Etkenler



Kendimizi yaratırız. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla. Günden güne. Eylemlerimiz bizi en sonunda buraya, şimdiye, şu anda olduğumuz yere getiren şeydir. Ve dönüşüm kaçınılmazdır, Sevgili Okuyucum.
Birkaç hafta önce, akıp giden zamanın hislerimize ve fikirlerimize neler yaptığına dair bir yazı yazmıştım. O yazımın son paragrafında ise asıl konudan biraz sapıp, zaman ve değişim arasındaki bağdan bahsetmiştim. Anlatacaklarıma oradan itibaren devam etmek isterim.
Aslında ilk paragrafta okuduğunuz cümleleri oluşturmamı sağlayan anahtar kelimeleri not defterime kaydedeli uzun zaman olmuştu. Yani kendi hikayemize dair bir şeyler yazma fikri bir süredir üzerinde düşündüğüm bir şeydi. Sadece kaleme alacağım yazıya bir ruh katacak, kağıda karalayacağım düşüncelerimi bana ait kılacak yeterli materyalim yoktu. Ama sonra Netflix’in 2017 yapımı Mindhunter dizisinin on bölümlük ilk sezonunu izlemek ve okul kütüphanesinde John J. Macionis’in ‘‘Sosyoloji’’ üzerine yazdığı ağır kitabını bulmak nihayet masanın başına oturmama yardım etti.
Üzerinde çalışıp blogumda paylaşmayı düşündüğüm proje başlangıçta biraz farklıydı. Sizi bu konu üzerine yazacağım daha derin bir yazıyla karşılamayı düşünüyordum. Ama henüz bu sene dersini görmekte olduğum sosyoloji alanında kendimi yetkin birisi olarak görmediğimden ve bu işe göründüğünden daha fazla zaman harcamam gerektiğini fark ettiğimden ayrıntılı bir yazı yazmaktan vazgeçtim.
Yazma sürecinde üzerinde düzenleme yapmak istediğim bir başka şey de size anlatmak istediğim konunun özü, başka bir deyişle metnin temasıydı. İlkin bu tema ilk paragrafta okuduğunuz özetten ibaretti. Sizlere hayat ağacımızı kendi ellerimizle nasıl yetiştirdiğimizi anlatacak; eylemlerimizin, kararlarımızın ve yaşadıklarımızın bu ağacı zaman içinde nasıl şekillendirdiğini, yaprakların ve dalların nasıl da köklerin birer yansıması olduğunu gösterecektim.
Ama etkenler vardı. Etrafı bilinmeyenlerle dolu hayat denen o taşlı yoldaki yalınayak yolculuğumuz boyunca asla yalnız değildik. Kendi ağacımızı tek başına büyütmüyorduk. Yanımızda taşıdığımız ağacın doğumundan ölümüne dek etrafını saran insanlar, olaylar, duygular ve diğer etkenler vardı. Bunları göz ardı edemezdim.

* * *


1: Mindhunter

John E. Douglas ve arkadaşları FBI’daki görevleri süresince, henüz ‘‘seri katil’’ kavramının literatürde bugün olduğu kadar yer almadığı zamanlarda dönemin ardışık ve düzenli suçlar işleyip Amerika’nın keskin tellerle ve demir çubuklarla örülmüş hapishanelerinde ölmeyi bekleyen isimleriyle görüşürler. Suçluların psikolojik profillerini (suçlu profillemesi) çıkarmaya çalışırlar: Katillerin davranışları, düşünceleri üzerinde kafa yorar, suç anında veya sonrasında olduğu kadar tüm o yaşananların öncesini de anlamaya çalışırlar.
Özetlemek gerekirse, Douglas ve arkadaşları bir katilin zihninde hiç durmaksızın dönen çarkların işleyişini ve bu sistemin kendi içindeki bütünsel yapısını görmek isterler. Bir katilin yaptığı şeyleri zihninde nasıl anlamlandırdığını, nasıl bir sebebe dayandırdığını öğrenmek için suçlularla sohbet ederler.
Ortada çoğu zaman düzenli bir şekilde işlenmiş bir cinayetler serisi vardır. Bir suç işlenmiştir, kültürel normlardan sapma söz konusudur. İşte FBI’daki ekip 1970’li yıllardan başlayarak tüm bunların ‘‘nedenini’’ araştırır: Charles Manson’ı, Ted Bundy’i ve diğer katilleri en nihayetinde bir hapishanenin hücresinde biten bu kanlı yolculuğa çıkaran şey neydi? Onları birer katile dönüştüren şey neydi?

2: Karakterler: Joker, Ted Bundy, Raskolnikov

Bir insanın yalnızca birbirine bağlı DNA zincirlerinden ibaret olduğuna inanmayanlardanım. Hayatımızın gidişatını tahmin ederken sadece bir grup ikili harf dizisine bakmamızın sorumluluk kavramının içini boşaltacağını düşünürüm. Biz insanların kendimizi yarattığımıza, ama bunu yalnız başına yapmadığımıza inanırım.

Heath Ledger as The Joker (2008)

Bob Kane ve Bill Finger’ın 1940’ta yarattığı çizgi roman karakteri Joker’e 2008 yılında izlediğimiz The Dark Knight (Kara Şövalye) uyarlamasında Heath Ledger hayat verir. Joker bu filmde kendisini ‘‘Kaosun Elçisi’’ olarak tanımlar ve film boyunca yüzündeki yaraların nasıl oluştuğuna dair hikayeler anlatır.
Yüzü yaralı adamın hayatının hangi noktasında Joker’e dönüştüğünü merak etmişimdir. Sarhoş babası küçük oğluna neden bu kadar ciddi olduğunu sorduğu zaman mı? Yoksa sevdiği kadın onu terk ettikten sonra mı?

Ted Bundy

Ölümünden önceki günün öğleden sonrasında, 30’dan fazla insanı öldürmekten suçlu bulunan seri katil Ted Bundy, kamera karşısına geçer ve Dr. James Dobson’ın sorularını yanıtlar. Ted Bundy bu sohbette kendisini elektrikli sandalyenin sessizce beklediği ölüm odasına sürükleyen olayları, durumları anlatır. 1974 yılında, –belki de çok daha öncesinde başlayan kana bulanmış olaylar zincirinin öncesinden bahseder. Zamanla içinde bir yerlerde başlı başına ayrı bir varlık kazanan öldürme arzusunu tasvir etmeye çalışır.

 Georgiy Taratorkin as Raskolnikov (1970)

Suç ve Ceza adlı kitabın ana karakteri Rodion Romanoviç Raskolnikov Saint Petersburg’ta kiralık bir evin çatı katında yokluk içinde yaşayan bir adamdır. Psikolojik sorunları vardır. Kitabın yazarı Dostoyevski, genç adamın kendi içinde verdiği savaşın onu ne hale getirdiğini anlatmaya çalışır bizlere. Zihninde birbirine çarpan zıt tarafların onu günden güne nasıl mahvettiğini görmemizi ister. Kitapta böylesine yorucu bir yaşam karşısında, Raskolnikov’un bu zorluklara verdiği tepkiye şahit oluruz.

* * *

Bu yazıyı okurken –benim yazarken bazı karakterler için düşündüğüm gibi– bu insanların her şeye rağmen empati duygusundan yoksun birer sosyopat olduklarını, bize anlattıkları hayat hikayelerinin onların aslında doğuştan birer canavar oldukları, özünde daima ‘‘insanlara acı verme’’ tutkusu içinde yanan yaratıklar oldukları gerçeğini değiştirmeyeceğini söyleyebilirsiniz. Ya da Raskolnikov örneği bağlamında, zor koşullar altında yaşayan bir insanın gerçekleştirdiği eylemi –para için bir insanın canını almayı– kendince bir sebebe dayandırmaya çalışmasını kabul edilemez bulabilirsiniz.
Bu tür insanlar yalan söylemede, sözleriyle ve yaptıklarıyla insanları manipüle etmede, duyguları taklit etmede çoğu zaman başarılıdırlar. FBI’ın ‘‘profil çıkarma’’ girişiminin bu yüzden anlamsız olduğunu, bu insanların pekala henüz hayatlarının başındayken bir gün hiç durmaksızın insanları öldürme iştahıyla aramızda yaşamaya başlayacak suçlulara dönüşmeye programlandığını söyleyebilirsiniz. Ya da gizli kalmış zevklerinin kökeninde bekleyen karanlık kapıları araladıktan sonra alkolden, pornografiden, kötü çocukluk anılarından ve diğer etkenlerden söz eden insanların sorumluluğu tek başlarına üstlenmek istemediklerinden bir dolu şey uydurduklarını iddia edebilirsiniz.
Ama böyle yapsanız bile, her şeyin bir sebebi olması gerektiği gerçeğini görmezden gelemezsiniz, gelmemelisiniz. Toplumdan ve insanlardan bağımsız, soyutlanmış bir canavar imgesi yaratmaya kalkmak en sonunda kendimizle çelişmek olur. Bir kadın ve bir erkeğin birlikte yarattıkları ve büyüttükleri insanların ömürlerini harcayacakları ucu sivri taşlarla döşeli yolda yaptıkları yolculuk boyunca yol kenarında rastladıkları şeyleri görmeden ve bunlar üzerinde düşünmeden, bunlardan etkilenmeden yola devam etmelerini bekleyemezsiniz. Eğer böyle yaparsanız bir üst paragrafta adı geçen ‘‘sorumluluğun reddi’’ hatasına sizler de düşmüş olursunuz.
Lafı fazla uzatıp canınızı sıkmak istemem. Burada sizlere olması gerekenin ne olduğunu anlatmaya çalışmadığımı belirtmeliyim. İstediğim şey kafamızı kurcalayan tüm bu şeyler üzerine düşünmenize yardımcı olacak şeyler sunmaktı sizlere. Umarım bunu yapabilmişimdir.

Bu yazımda örneklerimi uç noktalardan, sıradan hayatların ötesine uzanan kurgusal ve gerçek hikayelerden seçtim. Ama metnin ana fikrinin kendi sıradan hayatımda almış olduğum kararlar, yaptıklarım ve yapmadıklarım, pişmanlıklarım ve hüzünlerim ve bunların beni neye dönüştürdüğü, nasıl değiştirdiği üzerine düşünmekle geçen zamanda filizlendiğini söylemek isterim. Neticede hepimiz kendi hayatlarımızın kahramanıyız.
Benim fikrimi sorarsanız bu konunun oldukça kaygan bir zemin üzerinde tartışıldığını bilerek araştırma işine başladığımı söyleyebilirim. Etkenleri yok sayamayız, ama nihayetinde kendi hikayemizi kaleme alanlar başka insanlar değil, bizleriz. Kim bilir, belki de hayat ağacımızın büyümesini izlerken etrafımızdakiler bize kendi benliğimizi unutturur, aslında bizlerin de birer etken olabileceğimizin farkına varmayız.


* * *

Bu yazı serisine devam edebilir ve isterseniz sosyolojik ve psikolojik çerçevelerde yeni karakterleri inceleyebilirim, Sevgili Okuyucum. Ya da ilk yazımda yaptığım gibi konuya daha sıradan ama daha içsel yönden yaklaşıp kişisel fikirlerimi paylaşabilirim. Aşağıda yorum olarak fikrinizi belirtebilirsiniz. Umarım yazdıklarımı okurken harcadığınız zamana layık olabilmişimdir.

Yorumlar

  1. Fotoğrafta korkunç bir kadın gördüm. Psikoloji testleri vardır ya onun gibi değişik bir tür

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ben de kan damlaları içinde bir figür gördüğümü düşünüyordum ama kadının yüz ifadesinin korkunçluğu siz söyleyene kadar dikkat ettiğim bir şey değildi açıkçası. Araştırdığımda deneklerin algılarını analiz eden psikologların 'Rorschach testi' diye bir yönteme başvurduklarını öğrendim.

      Sil

Yorum Gönder